Bu yazıyı okumadan önce, (bu yazının aynı sayıda yayınlandığı) SD Platform Dergisinin 33. sayısında Prof. Dr. Sabahattin Aydın Hocamızın “Sağlığın Bilişimle İmtihanı”
başlıklı yazısını da incelemenizi öneririm. Sabahattin Hocamız,
sağlık bilişimi ile ilgili kavramsal yapıyı elden geçirip sağlık
sisteminde bilişimin yeri ve sistemsel problemleri detaylı şekilde ele
alıyorken, bendeniz de bu yazımda mesleki ve davranışsal açıdan
mühendislerin sağlık bilişimi alanında yaşadıklarını irdelemeye ve
somut bazı önerilerde bulunmaya gayret ettim. Mühendislerin davranış
modelini, düşünme yapılarını ve çalışma ortamlarını incelemeye
mühendisliğin ne olduğunu açıklayarak başlayalım…
Mühendislik nedir?
SD Dergisi’nin 25.sayısında “Sağlık Sistem Mühendisliği”
başlıklı bir yazı kaleme almıştık. Bu yazıda sağlık, sistem ve
mühendislik kavramlarını ve bunların yönetimin nasıl ayrılmaz bir
parçası olduğunu detaylıca incelemiştik. O yazıda yaptığımız
mühendislik tanımını tekrar hatırlayalım: “…Amerikan Mühendisler
Konseyi’nin tanımına göre mühendislik; “bilimsel prensiplerin tek
başlarına veya bir arada, alet, malzeme, yapı, makine, süreç ve sistem
tasarlamak ve geliştirmek için uygulamaya geçirilmesi ve yine bu
prensiplerin, sistemsel davranışlarının belirli şartlar altındaki
davranışlarının tahmin edilmesi (modellenmesi) ve tahmin edilmesi
suretiyle, süreçlerin daha ekonomik, insan hayatı ve eşyanın daha
güvenli hale getirilmesi için kullanılmasıdır” (http://www.abet.org).
Mühendislik, yüzyıllardır bilimsel prensiplerin insan hayatına faydalı
olabilmesi için çok sayıda çıktı üretmiştir. Yaşadığımız evden,
kullandığımız araca; kıyafetimizden, yediğimiz gıdaların üretimine,
bilgisayarımızdan, cep telefonumuza ve Internete kadar hayatımızın her
alanında mühendislik ürünleri ve süreçleri vardır. Tüm bunların
geliştirilmesinde mühendisliğin temel fonksiyonu, yeni teknolojilerin
geliştirilmesi, var olan teknoloji ve bilimsel prensiplerin yeni
sistemler üretilmesi için uygulamaya geçirilmesinde aracı olmaktır. Bu
açıdan, “hangi alanda bilimsel prensiplerden yararlanılmak isteniyorsa,
o alanda mühendislik çalışmasına ihtiyaç vardır diyebiliriz.”
Kısaca, yaşamın her alanında mühendislerin ürettiği ürünleri veya
teknolojileri kullanıyoruz. Peki, bu meslek grubu üyeleri nasıl
düşünür? Aldıkları eğitim, kişiliklerini, düşünce yöntemlerini ve
sosyal ilişkilerini nasıl etkiler? Bu konu akademik açıdan da
incelemeye değer bir konu olsa da, ben burada sadece gözlemlerimi
aktarıyor olacağım.
Mühendisler nasıl düşünür
Mühendisler, mesleklerinin kapsamı gereği bir şeyleri üretmek ve inşa
etmek için çalışırlar. Üretmek ve inşa etmek için de hemen her
mühendislik branşında geçerli olmak üzere öncelikle analiz yaparlar,
elde ettikleri bilgilerle bütüne dair bir model elde etmeye çalışırlar;
ardından tasarım ve geliştirme yaptıktan sonra elde ettikleri çıktıyı
test eder ve devreye alırlar. Bu süreçler, işin kapsamına göre kimi
zaman tahminsel ve sezgisel yöntemleri de barındırıyor olsa da, sürecin
tamamı deterministik ve sonuçları kesine yakın kabul edilebilir. Bu
nedenle bir mühendis, uzmanı olduğu bir alanla ilgili konulurken
genellikle sezgisel ve tahminsel parametreleri belirttikten ve beklenen
koşulların sağlandığını varsaydıktan sonra işin geriye kalanı ile
ilgili çok kesin ifadeler kullanmaktan hiç çekinmez. Çünkü bu işin öyle
işleyeceğinden adı kadar emindir. Mühendislerle çalışırken göz ardı
edilmemesi gereken bu davranış modelinden ileride biraz daha
bahsedeceğim.
Teknolojinin hızının mühendisler üzerindeki etkisi
Hızla gelişen bilim ve teknolojinin branşlaşma konusunda en çok
etkilediği meslek gruplarının başında sanıyorum mühendislik gelir.
Mühendislik branşları içinde de daha çok bilişimle ilgilenen elektronik,
bilgisayar vb. alanlar bu hızdan daha çok etkilenirler. Okul hayatı
boyunca bile yeni teknoloji ve yöntemlerin çıktığına şahit olan
mühendisler, bir yandan teknolojiyi takip etmeye ve kopmamaya gayret
ederken, bir yandan da piyasanın kendilerinden beklentilerini
karşılamaya çalışırlar. Problem şu ki, iş dünyasındaki diğer kişiler,
teknolojinin çıktılarına kem kendi hayatlarında hem de iş hayatlarında
bu kadar sık görmeye ve değiştirmeye eğilimli değillerdir. Bu nedenle
mühendislerin sürekli yeni çıkan ve hayatı kolaylaştıran bir şeylerden
bahsederken; onları dinleyen yöneticilerin de mühendislerin hayali
işlerle, yaygın deyişiyle “entel dantel işlerle” meşgul olduğunu, gerçek
hayattan koptuklarını ve gerçekçi olmadıklarını düşünebilirler.
Mühendis kendince bir şeyleri daha iyi hale getirmekle ilgili öneriler
sunduğunda, yöneticilerin “bu ne işimize yarayacak” ya da “bu maliyete
girmeye değer mi, bir süre sonra da daha iyisi çıkacak” gibi kimi
paradoksal, kimi direnç ifade eden cevaplarına sıkça rastlarız. Bu
durumu mühendis gözüyle düşünmeye çalışalım. Mühendis, bir yandan
meslektaşlarının ürettiği teknolojiye ve mesleğine hayranken, diğer
yandan bu teknolojiyi hemen almakta direnç gösteren yöneticilerinin ya
da piyasanın bu davranışını anlamlandırmaya çalışır. Aslında her iki
davranış da kendi perspektifinden gayet sağlam gerekçelere sahiptir;
ancak bu düşük yoğunluklu çatışma hali, mühendis üzerinde her zaman bir
stres unsurudur.
Bilişim mühendisliğinde meslek odaları ve yetkinlik ölçümü
Mühendislik branşlarında meslek içi branşlaşma ve uzmanlaşma konusu,
meslek örgütlerinin kontrolünden tamamen çıkmış durumdadır. Hatta
ülkemizdeki bilişimle ilgili branşların meslek örgütlerinin
meslektaşlarının hak ve hukukunu savunmaktan bile tamamen kopmuş
olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şöyle örnek verelim: Elektrik,
elektronik, kontrol, haberleşme, vb. branşların bağlı olduğu oda,
Elektrik Mühendisleri Odasıdır (EMO). EMO’ya kayıtlı olmak, sadece
inşaat planlarındaki elektrik projelerine imza atma yetkisi olan
elektrik mühendisleri açısından anlamlıdır. Bu odaya kaydolmayan diğer
mühendislerin mesleki hayatlarında oda ile hiçbir ilişkisi olmaz,
odanın da onlarla... Farklı grupların meslek odası seçimi mücadelesinin
mevziisi durumuna düşmüştür. Bilgisayar mühendislerine gelince… Onlar
da 2 yıl öncesine kadar EMO’ya bağlı kabul edilmişlerdi ve ancak 2012’de
kendi odalarını kurabildiler. Şu var ki, onlar da sadece lisans
diploması bilgisayar mühendisi olanları odalarına kabul ediyorlar. Yani
bilişimle uğraşan ve hatta yüksek lisans veya doktorasını bilgisayar
mühendisliğinde yapmış olan elektronik, haberleşme, vb. mühendislerini
bile odalarına kabul etmiyorlar!
Şimdi soru şu? Siz yabancı bir firmasınız ve Türkiye’de bilişim
firması kurmak üzere yatırım yapmak istiyorsunuz. Peki, aradığınız
branşlarda ve uygun niteliklerdeki mühendisleri nasıl seçeceksiniz?
Onların lisans mezuniyeti sonrasında edindikleri yeni yetenekleri veya
unuttukları şeyleri nasıl ve neye göre ölçeceksiniz? Hemen cevap
vereyim: Meslek odalarının bilişimle ilgili mühendislerin etkin ve
etkinlikleriyle ilgili hiçbir faaliyeti ve denetimi mevcut değildir. Bu
ölçüm konusunda tek başınasınız ve sadece bir takım mesleki
sertifikalarla, iş tecrübesi ve iş görüşmesi sırasında kendi
yapacağınız ölçümlerle karar vermek durumundasınız. Tabi firmaya
alınacak mühendisin seçiminde iş görüşmesinde yer alan ve ölçümü yapan
kişinin de bir başka mühendis olması bilişimci olmayan yöneticiler için
tedirgin edici bir durumdur.
Uzmanlık ve genel pratisyenlik ikilemi
Uzmanlık ve genel pratisyenlik ikilemi tıp alanında çok daha bildik
bir konu olsa da, mühendislikteki durum tıptan hiç de aşağı değildir.
Hatta tıptaki branşlaşmayı motive eden bilimsel ve teknolojik gelişimin
önemli bir kısmını mühendislik bilimleri çalışmaları oluşturduğundan,
buradaki gelişme ve branşlaşma hızı motive ettiği bilimlerden daha
fazla diyebiliriz. Bunun üstüne, eğitim kurumları ve meslek odalarının
bu branşlaşmayı yönetemiyor olmasını eklersek, hangi konuda hangi
mühendisin sözünü referans alacağımız konusu kolaylıkla bir problem
haline gelebilir. Yani bir yönetici için sorun bir mühendisi sadece işe
alırken onun yetkinliğini ölçmekle kalmaz, işe aldığı mühendislerin
hangi alanda sözlerinin ve eylemlerinin referans olması gerektiği de
sürekli dikkate alınması gereken bir ölçme ve karar verme problemidir.
Bu durumu hemen hepimiz bir doktora hasta olarak gittiğimizde bir
ölçüde yaşarız. Aldığımız cevabı ve teşhisi başka bir doktora daha
sormak (ya da sorma ihtiyacı hissetmek) yaygın karşılaşılan bir
durumdur. Ama mühendislikte uygulama pek öyle olmuyor. Bir mühendise
güveniyorsanız beraber çalışırsınız ve söylediklerini her defasında
sorgulamazsınız. Problem, mühendisin söylediklerinin farklı da
olabileceğini geç de olsa sonuçlarını gördüğünüzde anlarsınız ve belki
bir süre sonra yolunuzu ayırırsınız. Ancak yine ölçmekte zorlanacağınız
başka bir mühendis ile çalışmaya devam edersiniz.
Bu başlık altında “uzmanlaşma mı iyidir, yoksa genel pratisyenlik
mi?” tartışmasına değinmeden geçemeyeceğim. Malum uzmanlaşma
paradoksunu ifade etmek için şöyle denir: “Uzman, giderek daha az konu hakkında daha fazla şey bilen kişidir. Öyle ki sonunda hiçbir şey hakkında her şeyi bilir.” Buna karşın, genel pratisyenlik için de şu ifade türetilir: “Genel pratisyen giderek her şey hakkında daha az şey bilen kişidir. Öyle ki, sonunda her şey hakkında hiçbir şey bilir”.
Kişisel olarak bir mühendis gözüyle bu tür klişe ifadelerin herhangi
birine sarılmayı ve ardından bir grubun “daha iyi” olduğuna dair sonuç
çıkarmayı mühendisliğin temeli olan analitik yaklaşıma aykırı
buluyorum. Bilimsel ve analitik düşünce bize önermelerin kendi sınır
koşulları içerisinde doğru kabul edilebileceğini öğretir. Dolayısıyla
kimi koşullarda uzman, kimi koşullarda da genel pratisyen daha faydalı
ve doğrudur. Bununla birlikte hemen her meslekte bu iki grup arasında
bu tür bir çatışma olduğu da maalesef bir gerçektir.
Sağlık bilişimi ve bilişimcinin sağlıkla imtihanı
Buraya kadar, bilim ve teknolojinin mühendislik üzerindeki etkisini,
mühendislerin düşünme tarzını, ülkemizde bilişimle ilgili
mühendisliklerin meslek örgütlerinin durumunu, uzmanlıklarının ve
yetkinliklerinin ölçümündeki zorluklarını ve uzmanlık ile genel
pratisyenlik arasındaki ikilemi kısaca ifade etmeye çalıştım. Bütün bu
yazdıklarımızdan, “bilişimci olmayan” yöneticiler için bilişimcilerle
çalışmanın zor ve bir miktar öngörülemez bir süreç olduğu, aynı
unsurların mühendisler için de bir stres sebebi olduğu anlaşılmıştır
diye düşünüyorum. Bütün bu saydığım koşullar, çalışma alanı sağlık
olduğundan birkaç derece daha zorlaşmaktadır. O yüzden şimdi bütün bu
koşullarla birlikte ülkemizdeki sağlık bilişimindeki şartları
inceleyip, hem mühendisler hem de onları yöneten ve genellikle mühendis
olmayan yöneticiler için kolaylaştırıcı bazı öneriler üretmeye
çalışacağım.
Sağlıkta mühendislerle çalışmanın zorlukları
Mühendisliğin ve bilişimin en çok kullanılması gereken alanlar
arasında bilginin en çok kullanıldığı sağlık sektörü üst sıralardadır.
Ancak bu yoğun etkileşim gereksinimi, beraberinde bazı yapısal ve
yöntemsel zorlukları da getiriyor. Bunlara ana başlıklar halinde
değinmeye çalışacağım:
Kamu şartları kaynaklı zorluklar
Sağlıkta hizmeti veren ve ödeyici kurumların önemli bir kısmı kamu
kurumudur. Bu nedenle istihdamın da önemli bir kısmını kamu
yapmaktadır. Kamunun aşağıda belirttiğim bazı koşulları mühendislerden
yeterince yararlanmanın önünde ciddi bir engel teşkil ediyor:
1. Ücret politikası: Kamunun ücret politikası, özel sektörde çalışan nitelikli mühendislerin kamuda çalışması önünde önemli bir engeldir.
2. Bilişime verilen önem: Kamu kurumlarının teşkilat
yapısında bilişimle ilgili daire ve genel müdürlüklerin isimleri,
görev tanımları ve yaptıkları işler ile olması gereken arasında ciddi
uçurumlar var. Çalıştığı kurumun bilgiye ve bilişime dayalı bir politika
yürütmesi halinde neler yapabileceği konusunda fikir ve ufuk sahibi
olan bir mühendis için, kurumunun bilişimi “teknik servis” seviyesinde
algıladığını görmek ya da yaptığı önerilerin “hayali” olarak görülmesi
ve küçümsenmesi delirtici bir durumdur. Nitelikli bir mühendis bu
ortamda uzun süre kalmaz.
3. Sürdürülebilirlik: Mühendisler üretmeye ve
geliştirmeye şartlandıkları için sürekli altyapıya, yeni projelere
yoğunlaşırlar. Yapılan her yeni projenin daha önceki çalışmalarla uyumu,
kendi emeğinin korunmasına da hizmet ettiği için sürdürülebilirlik ve
geriye dönük uyum konusunda son derece hassastırlar. Ancak bunları
sağlamak kamuda son derece zordur. Nitekim bir yönetici değiştiğinde
daha önce yapılanların büyük ölçüde atıl kalması, mükerrer ya da
uyumsuz yeni çalışmaların yapılması sıkça rastlanan bir durumdur.
Mühendis, bir yandan kendi emeğinin heba olduğuna, diğer yandan da kamu
kaynağının israf edildiğine şahit olur. Yeni projeler için şevki
azalır, üretkenliği düşer. Bu konuda şahsen önemli bir tecrübe edindim.
Altı yıl Dünya Bankası danışmanı olarak görev yaptığım Sağlık
Bakanlığında, mükerrer projelerin yapılmaması, altyapının
sürdürülebilir olması için çok ciddi mücadele verdik. Bir ölçüde de
başarılı olduk. Bakanlıktan ayrılacağım günlerde dönemin Sağlık Bakanı
Sayın Recep Akdağ ile yaptığım görüşmede, yapılan çalışmaların bizden
sonra heba olmaması adına önerilerde bulunurken, kamuda klişe olan bir
ifadeyi biraz revize ederek şöyle demiştim: “Kamuda süreklilik esastır sözü, sürekli söylenen ama esası olmayan bir sözdür”.
Hakikaten, makro düzeyde devlet hep bâki ve ayakta; ancak mikro
düzeyde farkında olunamayan israf ve yanlış yatırım oldukça fazla. O
dönemde Sayın Bakanımız ve müsteşarlık yöneticilerinin bu konuda
olabildiğince hassas olduğunu hakkıyla teslim etmem lazım. Ancak buna
rağmen ülke olarak hala alınacak çok yolumuz olduğunu da söylemeliyim.
4. Mesleki tatmin: Kamudaki bilişim projeleri oldukça
büyük gövdeli ve mühendisleri cezbeden yeni teknolojilerin
kullanıldığı projeler olsa da etkinlik, verimlilik ve çalışma
metodolojileri açısından özel sektörün oldukça gerisindeler. Bu durum,
bu alanda uzun süre çalışan bir mühendisin özel sektördeki rakiplerinin
gerisinde kalmasına yol açabiliyor. Bu nedenle iyi bir projede
çalışıyor olsa da, özel sektöre dönmeyi düşünen bir mühendis uzun süre
kamuda kalmayı istemez.
Disiplin farklılığı kaynaklı zorluklar
Bir tarafta hepimizin hayatında yeri olan doktorlar; diğer tarafta
hayatın her yerinde olan mühendisler... Yaygınlık ve saygınlık
açısından her iki meslek grubunun da egosu oldukça yüksek. Bu iki
grubun birlikte çalışması gerektiğinde, haliyle bazı yeni sorunlar
ortaya çıkabiliyor. Karşılaşılan bazı zorlukları şöyle sıralayabiliriz:
1. Bilişimci olmayan yöneticiler: Hemen tüm kamu
kurumlarındaki bilişim departmanlarına baktığımızda idari görevlerde
kurumun asli görevi itibariyle barındırdığı kadroların hâkimiyetini
görürüz. Sağlık Bakanlığında bir doktoru, Maliye Bakanlığında bir
maliyeciyi, Diyanet’te bir ilahiyatçıyı bu birimlerin başında
görebiliriz. Bu yöneticilerin hepsinin “yönetici” olarak ehil insanlar
olduğunu düşünsek bile, eğitimini almadıkları bir alanda yöneticilik
yapmanın ve dahası başka bir meslek grubunu yönetmelerinin ne kadar zor
olacağını tahmin etmek zor değil. Bence bu örneklere göre daha normal
bir durum olsa da hastanelerin ve dolayısıyla kendilerinin başına
doktor olmayan profesyonel yöneticileri istemeyen doktorlar bu durumu
iyi anlayacaklardır diye düşünüyorum. Bilişimci bir yöneticinin gayet
kolay anlayacağı ve hemen kabul edeceği hususları, bilişimci olmayan
bir yöneticiye anlatmak gerçekten zordur. Basit benzetmeler yaparsanız,
uzun uzun ve fakat bu arada bilgiçlik taslamadan ve karşıdakine bu
konudan bazen hiç anlamadığını belli etmeden nazikçe ikna etme yoluna
giderseniz çatışmayı en az seviyeye indirebilirsiniz. Bu psikolojiyi
anlamaları için doktorlara şöyle bir öneride bulunabilirim: Tedavi
etmeye çalıştığınız hastanızın sizin yöneticiniz olduğunu düşünün. Ya
da hastanenin başına bir finansçıyı ya da insan kaynakları yöneticisini
koyduğunuzda başınıza gelenleri hayal edin. Çok farklı bir durum
değil. Ne var ki mühendisler, hastanelerinde doktor olmayan bir
yöneticiyi barındırmamayı başarabilen doktorlar kadar şanslı değildir.
Bir defa çalıştıkları yerler genellikle tamamen teknoloji şirketi olan
ve ağırlıkla mühendislerin çalıştığı ve yönettiği yerler değildir. Bu
nedenle azınlıktırlar. Çalışma yeri sağlık kurumu olduğunda bir de
karşılarında müşteri ya da yönetici konumunda olan ve egosu yüksek bir
doktor grubu vardır. Bu tür durumlarda bilgi ve bilişime yeterince
saygı duymayan, üstelik yöneticilik yanı da iyi olmayan doktorlara rast
gelen mühendisler için hayat gerçekten çekilmezdir. Doktorlar için de…
2. Terminoloji sorunu: Halkın anlamadığı tıp
jargonu, hekimlerle hastalar arasındaki bilgi asimetrisinin aşılmaz bir
zırhı durumundadır. Mühendislerde de benzer bir durum vardır.
Kullanılan teknik terimleri mühendis olmayanlar büyük oranda anlamazlar.
Dolayısıyla daha başlangıçta doğru iletişim kurabilmek için bile bir
teknik altyapı ihtiyacı hemen göze çarpar. Bu durum benzer bir jargonu
kendileri de kullanıyor olsalar da doktorları çoğu zaman rahatsız eder.
Başkaları ve özellikle hastaları onları daha anlaşılır olmaya
zorlayamadığı halde, onlar mühendislere daha anlaşılır olmaları için
baskı yapabilirler. Bir noktadan sonra daha anlaşılır olamamak, işin
doğasına mâl edilmez ve genellikle mühendisin iletişim beceriksizliğine
mâl edilir (Gerçekten iletişim faciası olanlar da yok değildir tabi).
Diğer taraftan daha anlaşılır olmak için elinden geleni yapan bir
mühendis de zaman zaman ukalalık yaptığı algısından ve bunun
davranışlara yansıyan yan etkisinden kolay kurtulamaz.
3. Ego çatışması: Diğer pek çok sorunda bir payı olan
ego çatışması ayrıca da ele alınmalı aslında. Sağlık alanı dışında
çalışan bilişim mühendisleri, çalıştıkları yerde büyük ölçüde bilirkişi
ve değerli insan olarak kabul edilirken, sağlık alanında bu değer öyle
kolayca elde edilemez. Genellikle alınacak paye, çalışılan yerdeki
yegâne hâkim otorite olan (yönetici ya da kullanıcı) doktorun elindeki
erkin bir kısmından feragat etmesini gerektirir. İşin kötü yanı,
mühendisler de öyle kolay kolay kendi bildiklerinden vazgeçmezler.
Vazgeçerlerse de işlerini yanlış yaptıklarını düşünüp başka türlü
mutsuz olurlar. Her iki tarafın da iş ve sonuç odaklı olduğu,
karşılıklı saygıya dayalı bir ilişki tesis edebildiği ortamlarda bu
ikili çok başarılı işler yapabiliyorken, bunlardan uzak kalındığı
durumlarda süreğen bir stres hep var olur.
4. Çekiç-çivi sendromu: Diğer pek çok meslekte
olduğu gibi, mühendislikte de bazı ana branşlar kişinin tüm problemlere
çözüm üretme yaklaşımında baskındır. Bu ana branşlardan bazıları
sistem mühendisliği, güvenlik mühendisliği, yazılım mühendisliği, veri
mühendisliği, kullanılabilirlik mühendisliğidir. Eğer bir yöneticiyseniz
ve bilişim konusundaki danışmanınızın uzmanlığı güvenlik ise, atılacak
her adıma paranoyakça bakıp bilişim imkânlarının kullanımını azaltacak
şekilde öneriler vermesi doğaldır. Ya da bir sistem yöneticisi ile
çalışıyorsanız, size sürekli haberleşme altyapısı, sunucu sistemleri,
donanım havuzu, vb. konulardan yatırımlara sevk edecektir. Yazılım
mühendisinin de her ihtiyaç için bir yazılım geliştirmek gerektiğini
söyleyip dışarıdan yazılım almanıza engel olması sıkça karşılaşılan
davranış şeklidir. Kullanılabilirlik uzmanı da size uygulamaların
kullanışsızlığından bahsedip çoğunun yeniden yazılmasının şart olduğunu
söyleyebilir. Eğer kendinizi “kandırılmış” hissetmek istemiyorsanız
neyi kime soracağınız konusunda kötü tecrübe edinmeden bilgi sahibi
olmalısınız.
Mesleki formasyon kaynaklı zorluklar
“Fuzzy” bir dünyada “binary” bakış sendromu
Mühendisler, başlangıçta da belirtiğim üzere analitik ve gerçekçi bir
süreç izlerler. Kullandıkları parametreler kesine yakın, süreçler de
deterministiktir. Sonuç bir ya da sıfırdır. Sürprizlere yer yoktur.
Eğer bir hata alındıysa, onun da mutlaka çok anlamlı bir açıklaması
vardır ve gözden kaçmasının sebebi, analiz aşamasında gündeme
gelmemesidir. Hatanın kaynağını bulan mühendis, sistemde dikkate alması
gereken yeni bir parametreyi daha keşfettiğini düşünür ve genellikle
bunu da hem kendisinin bir başarısı; hem de başlangıçta ihtiyacını iyi
anlatamamış olan kullanıcının eksikliği olarak algılar. Hâlbuki
diğerleri bu durumu çoğunlukla mühendisin beceriksizliği olarak
değerlendirir. Hangi hatada kimin ne kadar payının olduğu sürekli bir
muammadır. Gerçekte ise çoğu zaman her ikisi de geçerlidir.
Önermeler mantığı ile günlük hayat problemlerini konuşmak
Mühendislerin eğitim hayatı boyunca sıkça gördükleri teoremler
vardır. Bir teoremde birçok aksiyom (kabul) vardır. Eğer matematiksel
olarak bir teoremde yer alması gereken aksiyomları belirttiyseniz ve bu
aksiyomlar “imkânsız” değilse, onların gerçekleşme olasılığının düşük
olması sizin önermenize bir halel getirmez. Çünkü “kabul” ederek
ilerlemişsinizdir ve zaten aksiyomun olmadığı durum için de
teoreminizin doğru olduğunu iddia etmiyorsunuzdur. Matematiksel
ifadelerde anlamlı olan bu önermeler mantığı, günlük hayatta iletişimde
ve karar süreçlerinde kullanıldığında sorunlara neden olur. Örneğin
mühendislere farklı nedenlerden dolayı zor görünen bir konuda “şunu
yapmak mümkün mü” diye sorduğunuzda çoğunlukla size şöyle cevap
verdiklerini görürsünüz: “Eğer… olursa ve eğer… olursa mümkündür!”
Mühendise göre kendisine düşen görevi yerine getirmiş, gayet
anlaşılır, matematiksel bir önermede bulunmuştur. Gerisi onu anlaması ve
karar vermesi gereken kişiye kalmıştır. Aslında bir iletişim kazasına
neden olan bu tür durumlarda şu iki durumu sıklıkla gözlemlemişimdir:
1. Yönetici aldığı cevaptaki eğer ile başlayan şart ifadelerine değil, sonundaki mümkündür
ifadesine odaklanıverir ve hatta mühendisin ona “bu iş gayet kolay”
dediğini düşünür. Hemen o işin yapılması için talimat verir. Bir süre
sonra eğer koşullu cümlelerindeki şartlar yerine gelmediğinde
ya da kısmen geldiğinde çıkan sorunlardan mühendisi sorumlu tutar veya
onun kendisini kandırdığını düşünür.
2. Yönetici, eğer koşullu cümlelerine dikkat kesilir ve
aslında bu koşulların yerine gelmesindeki zorlukları hemen algılayıp,
bu defa da “Bu koşulların olması neredeyse imkânsız, bana neden doğrudan
bu işin olmayacağını söylemiyorsun?” diye mühendisi suçlar. Hakikaten,
yöneticilerin beklediği cevaplar kısa ve nettir. Hâlbuki “katıksız”
bir mühendisin jargonunda imkânsız diye bir şey yoktur, gerekli
koşullar sağlanırsa neden olmasın diye düşünür ve kendini koşulları
ifade etmeye zorlar. Bu mantığın çok baş ağrıttığını gören ve bir
şekilde kendini değiştirebilen mühendisler yönetimle daha uyumlu
çalışabilirler. Ancak sayıları az olan bu mühendisler, bu uğurda
mühendislikten biraz uzaklaşmak, biraz da yönetici perspektifine
yaklaşmak durumundadırlar.
Sonuç
Hepimiz mutlu ve başarılı olmak isteriz. Ancak bunu elde edebilmek
için içinde bulunduğumuz ortamı iyi tanımamız ve olabildiğince uyum
sağlamamız gerekiyor. Özellikle sağlık alanındaki gözlemlerimden yola
çıkarak, hem mühendislere, hem de onlarla çalışan kullanıcı ve
yöneticilere bir dizi öneride bulunmak istiyorum:
Bilişimci olmayan yöneticiler için öneriler
1. Bilişimcilere hak ettikleri saygıyı mutlaka gösterin.
2. Ancak kendi disiplini dışındaki disiplinlere saygı göstermeyen,
değişime ve gelişime kapalı olan mühendislerden uzak durun.
3. Ekibinizi kurarken öncelikle işiniz için gerekli olan uzmanlık
alanlarını iyi belirleyin. Bu arada size yakın çalışacak mühendislerle,
uzak ve sadece belirli alanda çalışacak mühendislerde farklı
özellikler arayacağınızı unutmayın.
a. Size yakın mühendislerde iş tecrübesi yüksek genel pratisyenlik
(genel uzmanlık da denebilir) özelliğini daha çok ararken, size uzak
olanlarda spesifik uzmanlık özelliğini önemseyin.
b. Bu ikisi arasındaki farkı ayırt etmek için yeterli teknik bilginiz
yoksa görüşünde çok iddialı ve ısrarlı olan kişilerin genel pratisyen
olamayacağını ve size yakın çalışamayacağını aklınızda tutun. Bunlar ya
gerçekten sadece bir alanın uzmanıdırlar ve size uzak da olsa
çalışabileceğiniz kişilerdir; ya da çok az şey bildiğini gizlemeye
çalışa kişilerdir. Bunu ölçmenin bir yolunu arayın.
4. Önemli bir konuda karar alacağınız zaman, doğru uzmanlıktaki
kişilere sorduğunuzdan emin olmaya çalışın. Farklı uzmanlıkların az ya
da çok mesleki deformasyonu olacağını unutmayın ve aldığınız cevapları
size yakın çalışan tecrübeli genel uzmanlarla teyit edip olgunlaştırın.
5. Mühendise sorduğunuz ve “…mümkün mü?” şeklinde biten
cümlelerin, onlar için bir çeşit meydan okuma olduğunu unutmayın. Bu
sorunun muhatabı mühendis tüm şartları zorlayacak ve bir sürü “Eğer… olursa...” cümlesi kurarak sizin sorunuza “Mümkündür”
demeye çalışacaktır. Bu soru kalıpları yerine “Sen olsan yapar
mısın?” diyebilirsiniz. Ya da mümkünse kendi sınır koşullarınızı
açıklayarak “Kaynaklar, zaman ve diğer şartlar şu şekilde olduğunda
yapmak optimal midir?” gibi bir soru sorabilirsiniz. O zaman yelkenleri
indirip koşul cümlelerindeki zorlukları daha çok vurgulayarak size
dönüş yapacaktır.
6. Mühendislerin verdiği cevaplarda yer alan koşullu cümleleri önemseyin.
7. Mühendislerin cevaplarında yer alan koşullu cümleleri çok kullanan veya hiç kullanmayan profilleri ayırt edin.
a. Bu koşullu cümlelerin fazla kullanılması sizin onlara zor işler
yüklüyor olduğunuzun ya da “Hayır cevabını kabul etmediğinizin”
belirtisi olabileceği gibi mühendisin sadece kendi paradigmasına göre
cümle kurma ısrarından kaynaklanıyor da olabilir.
b. Koşullu cümle hiç kullanmayan ve kısa cümlelerle hayatın
doğrularını ve yanlışlarını tanımlayan mühendisten uzak durun. İşini
bilmeyen ya da farklı parametrelerin olabileceğini göz ardı eden biri
olması kuvvetle muhtemeldir.
Bilişimci olmayan yöneticiler ile çalışan mühendisler için öneriler
Şüphesiz etkileşimin diğer tarafında da bilişim mühendisleri var ve
onların da dikkat etmesi gereken hususlar çok fazla. Özellikle sağlık
bilişimi alanındaki hayatı kolaylaştıracağına inandığım bazı önerilerim
şunlar:
1. Yöneticinize mutlaka gereken saygıyı gösterin.
2. Yöneticinin isteklerinde, sorularında veya kararlarında kaçınılmaz
olarak ortaya çıkacak ve bilişimle ilgili “bilgi eksikliği kaynaklı”
durumları yönetime karşı saygınlığınızı kazanma aracı olarak
kullanmayın. Bu eksikliklerin güzel bir şekilde kapatılması için
iletişim halinde olun.
3. Kullandığınız jargonun anlaşılmaz olmasını ya da belirli konularda
sadece sizin bildiğiniz bilgileri kendi güç alanınızı oluşturmak için
asla kullanmayın. Daha anlaşılır konuşmaya ve bilgiyi paylaşmaya gayret
edin.
4. Kısa ve net cevap bekleyen yöneticiyle, ikna edilmeyi seven ve
gerekçeleri anlamak isteyen yöneticileri ayırt edin, her ikisine de
beklentisine yetecek şekilde cevaplar vermeye gayret edin.
5. Bilişimle ilgili size her sorulan soruya tatmin edici cevap vermek
zorunda değilsiniz. O bilgiye nasıl ulaşacağınızı, nasıl teyit
edeceğinizi ve nasıl uygulayacağınızı söyleyebilmeniz de önemli bir
katkıdır. İyi mühendis her şeyi bilen değil; neyi bilmediğini iyi
bilendir. Gerektiğinde ehlinden danışmanlık almaktan imtina etmeyin,
yöneticinizin almak istediği danışmanlıklara karşı koymayın.
6. Her işin sizin söylediğiniz gibi yapılmasını beklemeyin.
Çalıştığınız kurumda sizin etkinizin bileşke kuvvete etki eden
kuvvetlerden sadece biri olduğunu; diğer kuvvetlerin de anlamlı ve
gerekli olduğunu unutmayın.
7. İddialı olmayın. İddialı olmak, doğrunun/hakkın sizin
bildiklerinizden ibaret olduğu varsayımına dayandığı için bizzat hakka
saygısızlıktır. Kendinizce çok doğru olduğunu düşündüğünüz şeyler,
aslında ilerlemenizin önündeki engeller olabilir.
8. Sabit fikirli olmayın. Ama görüşünüzü değiştirmek için hakkınız olan rasyonel açıklamalardan da feragat etmeyin.
9. Başka bir mühendisin görüşü size aktarıldığında burun kıvırmayın.
Bu görüşü hangi koşullarda hangi durum için söylediğini, mühendisin
bilgi seviyesini anlamaya çalışın, sonra sadece kendi görüşünüzü ifade
edin. Farklı düşünmek, küçümsemeyi veya görmezden gelmeyi gerektirmez.
10. Bilişim projelerinde ferdi başarı ya da başarısızlık yoktur.
Ürettiğiniz şeylerde ortaya çıkan hatalar, sadece son kullanıcının
ihmali olamaz. Hatadan kendi payınıza düşeni alın, ama fark ettiğiniz
kadarıyla yöntem ve iletişim konusunda diğer aktörlere düşen görevleri
de paylaşın.
SD (Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü) Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2014-2015 tarihli 33.sayıda, sayfa 68-73'de yayımlanmıştır.
Sağlık Bilişimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık Bilişimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Şubat 2015 Pazar
1 Eylül 2010 Çarşamba
Dünyada Sahtecilik ve Bilişim Önlemleri
(Bu yazı SD Platform dergisinin 16. sayısında Eylül 2010'da yayınlanmıştır).
Dünyada
Sahtecilik ve Suistimal Araştırmaları
Yaygın
anlamıyla sahtecilik (fraud), “yanlış
olduğu bilinmesine rağmen bir şeyin kasıtlı olarak farklı beyan edilmesi suretiyle
başkalarına zarar verme veya feshedildiği takdirde karşı tarafın aleyhine
olacak bir sözleşmenin feshi için karşı tarafı zorlama” eylemidir. Yakın
anlamlı diğer bir kavram olan suistimal
(abuse) ise “bir şeyden, kötü veya yanlış bir maksatla faydalanma veya
amacı dışında kullanma” olarak tanımlanır.
Bu terimler,
aynı zamanda kriminal niteliğe sahip olduklarından, neyin sahtecilik olduğuna
dair hukuki bazı kriterler vardır. Örneğin, bir olayın sahtecilik sayılabilmesi
için aşağıdaki koşulların yerine gelmiş olması beklenmektedir[1]:
1.
Eyleme dair bir sunuş (ifade) vardır
2.
Maddi çıkar söz konusudur
3.
Eylemin yanlışlığı sabittir
4.
İfade verenler, eylemin yanlışlığına
dair bilgi sahibidir
5.
İfade verenlerin, bu eylemin mağdura
karşı işlenmesi gerektiğine dair niyetleri vardır
6.
Mağdur, eylemin sahtecilik olduğunu
fark etmemiştir
7.
Mağdur, sunuluşu itibariyle eylemde
bir sorun olduğunu fark etmemiştir
8.
Mağdur, sunuluşu itibariyle eyleme
güvenmede haklıdır
9.
Ancak mağdur, eylemin sonuçlarından
zarar görmüştür
Pek
çok suçta olduğu gibi, kitabına uydurularak işlenen suçların tespiti oldukça
zordur. Konu sağlık alanında sahteciliğe geldiğinde ise, bu zorluk bir kat daha
artmaktadır. Zira bir olayın sahtecilik olup olmadığına karar vermek için;
•
Yeterli medikal bilgiye
•
Ödeme talep edilen işlemle ilgili
detaylı verilere
•
Hatta sağlık hizmeti alan kişinin
geçmiş işlem verilerine
gereksinim
duyulmaktadır.
Hatta bu veriler elde edilse bile medikal süreçlerin (klinik kılavuzların)
sürekli gelişiyor ve değişiyor olması, tıptaki “hastalık yok hasta vardır”
kuralının yapılan pek çok müdahale için bir açıklama yapabilme esnekliği
sağlıyor olması, bir medikal işlemin doğruluğu konusunda farklı görüşlerin
ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bütün bunlar, şüpheli bir durumun
sahtecilik olduğu konusunda karar vermeyi zorlaştırmaktadır.
İşin doğası gereği, sağlıkta sahteciliğin ne
oranda yapıldığına dair kesin bir bilgi elde edilememektedir. Ancak belirli
örneklemler üzerindeki çalışmalar, bize bazı tahminler vermektedir. Örneğin ABD’de;
sigortacılık sahteciliğinin %10
oranında (yaklaşık 30 milyar USD)[2] sağlık işlemlerinde toplam
%3 [3] ila %10 [4] oranında (yaklaşık 115 milyar USD) sahtecilik yapıldığını
göstermektedir. İngiltere’de sigortacılık sahteciliğinin 3.8 milyar USD miktarında[5], Kanada’da ise kişisel
sigortacılık sahteciliklerin 500 milyon
USD miktarında[6] yapıldığı tahmin
edilmektedir.
Bu
araştırmalara ek olarak ABD Ulusal Sağlıkta Sahtecilikle Mücadele Birliği
(National Healthcare Anti-Fraud Association) başkanı Louis Saccoccio, 2010 Ocak
ayında yaptığı açıklamada, 2009 yılında gerçekleştiğini tahmin ettikleri sahtecilik
olaylarının maliyetinin 100 milyar dolar olduğunu bildirmiştir. Aynı
açıklamada, bu suistimallerin farklı yöntemlerle yapıldığını, ancak en yaygın
yöntemin sigortalıların sigorta numaraları ve sağlık kayıtlarının çalınması
suretiyle, sigortalılar adına hiç yapılmamış işlemlerin yapılmış gibi
gösterilmesi ve hizmet ve ilaç ücretlerinin sigorta şirketinden tahsil edilmesi
olduğunu vurgulamaktadır. [7]
Yine
bu yılın başında Dünya Sağlık Örgütü, tüm dünyada alınan sağlık hizmetinin (4,7
trilyon USD) yaklaşık %5,59’unun ( 260 milyar USD) sahtecilik işlemi olduğuna
dair bir çalışmasını duyurdu. Bu tür araştırmalara baktığımızda ülkeden ülkeye
değişmekle birlikte sahteciliğin az da olsa yapıldığını ve genellikle %3-%10 dolaylarında
olduğunu görmekteyiz. Sağlık Bakanlığı’nın 2011 bütçesinde sağlık hizmet sunumu
için önerdiği bütçesinin yaklaşık 26 milyar TL olduğunu dikkate alırsak, dünya
ortalamasına göre 2011 yılında ilaç harcamaları hariç yaklaşık 1,5 milyar TL
civarında sahtecilik beklendiğini söyleyebiliriz. Eğer bu oran %10’lara kadar
çıkıyorsa bu durumda 2,5 milyar TL civarında bir kayıptan bahsedebiliriz.
Sahtecilikten
En Çok Zararı Hastalar Görüyor
Sahteciliğin
kamu bütçesinde oluşturduğu kaybı bu şekilde ortaya koyunca, konu daha çok mali
bir mesele olarak algılanabiliyor. Hâlbuki başka açıdan bakıldığında 1,5-2,5 milyar
TL’lik bütçenin sağlık hizmetine gerçekten ihtiyaç duyan vatandaşımıza
ulaştırılamadığı gerçeğini görüyoruz. Dolayısıyla sahteciliğin gerçek mağduru
yine vatandaş oluyor. Diğer taraftan vatandaşın sahtecilik kaynaklı
mağduriyeti, sadece sağlık hizmetine ulaşamamakla da bitmiyor. Bazen gereksiz
sağlık hizmeti veya ilaç almak şeklinde de tezahür ediyor ki, hangisinin daha zararlı
olduğuna karar vermek gerçekten güç. Gereksiz ilaç yazılması veya tetkik
istenmesi, normal doğum yerine sezaryenin teşvik edilmesi, insan bedeninin
bütünlüğüne müdahale konusunda aşırı cesaretli davranılması, vb örnekler günlük
haberler arasında ve hatta bizzat şahit olduğumuz durumlar haline geldi. Sahtecilik,
sağlık sisteminde de facto bir
durumdur, varlığını tartışmak anlamsızdır. Ancak sahteciliğin nasıl yapıldığı, şüphesiz
oradaki sağlık geri ödeme sisteminden, vatandaşın sağlık hizmet anlayışından,
caydırıcı mevzuattan ve sahtecilik tespit yöntemlerinden önemli ölçüde
etkilenmektedir. Üzerinde tartışılabilecek konu da sanıyorum burasıdır. Ancak
bu konu ayrı biz uzmanlık alanı olduğu için, burada sadece vatandaşın mağduriyetine
temas edip bilişim açısından sahtecilikle mücadele yöntemleri üzerinde
duracağım.
Sahtecilik
Tespitine Dair Çalışmalar
Sahtecilik,
sağlık geri ödeme kurumlarının her zaman gündeminde olan bir konudur. Tespit
edilen sahtecilik olaylarına karşı sürekli yeni önlemler alarak dinamik bir
yönetim sergilemeye çalışırlar. Buna mukabil, sahtecilik yöntemleri de
güncellenir. Ancak hem yöntemlerin sürekli değişiyor olması, hem de konunun
sağlık gibi son derece karmaşık bir alanı kapsaması açısından, sahtecilik
tespiti son derece zordur. Sağlık sigortacılığı alanında yapılan bilimsel
çalışmalar, sağlığa özel zorluklardan dolayı, kapsayıcı bir çözüm metodu ortaya
koymakta zorlanmışlardır. Bu nedenle problemi daha küçük parçalara ayırarak
analiz etme yolu seçilmiştir.
Bu
çalışmalara biraz daha yakından baktığımızda şu özellikleri öne çıkmaktadır.
Öncelikle sahtecilik işlemini yapma potansiyeli olan unsurları birer aktör
olarak ele alınmışlardır. Karşılığında ödeme talep edilen (sağlık hizmeti veya
reçete) işleminde, risk hesaplanması yapılmıştır. Risk hesaplaması, genellikle
işlemde yer alan aktörlere veya doğrudan işleme ait bazı “nitelik” veya
“öznitelik” değerleri üzerinden yapılmıştır. Bilimsel yayınlarda, kullandıkları
yöntemler hakkında bilgi veriliyor olsa da, hangi aktörler için hangi
niteliklerin risk hesaplamasında kullanıldığı bilgisi, önemli bir ticari değere
sahip olduğundan dolayı, hiçbir yerde açıklanmamıştır. Risk hesaplama yöntemi
olarak ise, ağırlıklı olarak veri madenciliği ve yapay sinir ağları gibi yöntemler
kullanıldığını söyleyebiliriz. Söz konusu risk hesaplamasının anlık olarak
yapılabilmesi durumunda çözüm proaktif bir sistem olarak adlandırılırken,
geçmişteki verileri analiz edip risk hesaplayan ve geçmiş işlemlerde sahtecilikleri
tespit etmeye çalışan sistemler, reaktif sistem olarak adlandırılmaktadır.
Diğer taraftan problemin karmaşıklığını azaltmak ve kullanılan yöntemlerin daha
iyi ölçümlemesini yapabilmek için, bilimsel çalışmaların problemin tamamını ele
almak yerine, bazı çalışmalarda sadece bir klinik branştaki işlemler
incelenirken, bazılarında sadece sağlık raporu alma gibi işlemlerde sahtecilik analizi
yapıldığını görüyoruz. Benzer şekilde sahtecilik olayına katılan potansiyel
aktörlerden (hekim, sigortalı, eczacı, hastane, vb) yine sadece bir tanesinin
incelenebildiğini görmekteyiz.
Aşağıdaki
tabloda son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarda sistemin türü
(proaktif/reaktif), yaklaşımı, kapsamı, kullanılan nitelik sayısı, yöntem ve
mimarilerine dair bilgiler verilmektedir:
Tablo 1
Sahtecilik Tespitine Daire Yapılan Bazı Bilimsel Çalışmalar
Çalışma
|
Türü
|
Yaklaşım
|
Kapsam
|
Nitelikler
|
Yöntem
|
Mimari
|
He vd. (1997)
|
Proaktif
|
Aktör tabanlı
|
Doktor
|
28
|
Sınıflayıcı
(k-nn)
|
Ağırlıklı Öklid uzaklığı kullanılan k-nn türü sınıflayıcı
|
Williams (1999)
|
Reaktif
|
Aktör tabanlı
|
Sigortalı
|
50
|
Hot Spots (Anomali Tespit Yöntemi)
|
k-means kümeleme ile başlayan ve sonunda anomali tespiti , 3
aşamalı mimari
|
Yamanishi vd. (2007)
|
Proaktif
(çalışma zamanı yüksek)
|
Aktör tabanlı
|
Patoloji Hizmet Sağlayıcısı
|
41
(4 öznitelik seçilmiştir)
|
İstatistiksel öğrenme yöntemi
|
SmartSifter adı verilen yöntemle, işlemler için bir olasılık
atanmaktadır
|
Major ve Riedinger (2002)
|
Reaktif
|
Aktör tabanlı
|
Hastane
|
27
|
Makine Öğrenmesi
|
Operasyonel ve geliştirme aşamalarından oluşan kural tabanlı
model
|
Ortega vd. (2006)
|
Proaktif
|
İşlem Tabanlı
|
Sağlık Raporu
|
125
|
2 katmanlı yapay sinir ağı temelli
|
|
Yang ve Hwang (2006)
|
Reaktif
|
Kural Tabanlı (Klinik Kılavuzlar)
|
Jinekoloji Kliniği, PID Hastalığı
|
Bilinmiyor
|
C4.5 Sınıflayıcı
|
Klinik kılavuzlara göre hazırlanmış olası çizgelere göre
işlemlerin sınıflanması
|
Sokol (2001)
|
Reaktif
|
İşlem Tabanlı
|
Bilinmiyor
|
Bilinmiyor
|
Görselleştirme
|
Veri temizleme, analiz ve izleme (görselleştirme)
|
Ülkemizde
Kamu Sektöründeki Çalışmalar
Ülkemizde
sağlık geri ödeme sistemlerinde yapılan bilimsel çalışmalar son dönemlerde
artmaya başlamıştır. Ancak hala gerekenin oldukça altındadır. Yukarıdaki
tabloda da gösterildiği üzere, sahtecilik tespiti için genellikle veri
madenciliği yöntemleri kullanıldığı için her şeyden önce, madencilik yapılacak
sağlıklı ve kapsayıcı bir veri tabanına ihtiyaç duyulmaktadır. Ülkemizde bu
alandaki verilerin kişisel bilgilerden arındırılarak bilimsel çalışmalar için
paylaşıma açıldığı bir veri ambarı mevcut değildir. Dolayısıyla bu tür
çalışmalar için Sağlık Bakanlığı, SGK ve bazı sigorta şirketleriyle birlikte
çalışma yapılması kaçınılmazdır.
Bu
kurumlara sırayla baktığımızda, Sağlık Bakanlığı’nın veriden bilgi elde etmek
suretiyle sahtecilik tespitine dair bir çalışması olduğu konusunda bir bilgiye
ulaşamadım. SGK’nın ise, son iki yıldır kapsamlı bir veri ambarı projesinin
hazırlığını yaptığını, ama henüz projeye başlanmadığını biliyorum. Bununla
birlikte, son zamanlarda MEDULA sayesinde toplanan veriler üzerinden
sahteciliği önleme amacıyla bazı uygulamalara başlanacağı bilgisi GSS
Başkanlığınca dile getirilmektedir. GSS Başkanlığı, yakın zamanda vatandaşların
kendi sağlık harcamaları bilgilerine MEDULA üzerinden erişebileceği ve
hekimlere kendi yazdıkları ilaçların dağılımına dair dökümlerin gönderileceğini
ifade etmektedir. Başlangıçta, “biri bizi gözetliyor” görüntüsü verdiği için bu
tür uygulamaların pek çok sahteciliğin önünü keseceği düşünülse de ben farklı
olacağını düşünüyorum. Zira vatandaş ve hekimlerle paylaşılacak bu iki bilgi,
yukarıda bahsettiğim bilimsel çalışmalarda kullanılan niteliklerden sadece iki
tanesi olabilir. Sahteciliğin doğası bundan çok daha karmaşık olduğundan, bir
işlemin sahteciliği olmasına karar vermek için çoğu zaman onlarca niteliğe
bakılması gerekiyor. Dolayısıyla bu bilgilerin paylaşımı faydadan ari olmasa
da, gözetlendiğimize dair duygumuzu güçlendirmekten başka bir işe
yaramayacaktır. Diğer taraftan yukarıda bahsettiğim bilimsel çalışmalar,
sahteciliğin büyük oranda zaten hem ödeme kurallarına hem de teamüllere uygun
olarak yapıldığını gösteriyor. Yani sahtecilik yapan insanlar gözetlendiklerini
hesaba katarak sahtecilik yapıyor. Bu nedenle veriden bilgi elde etmek
suretiyle yapılacak çalışmalara son derece ihtiyaç vardır.
Ülkemizde
Özel Sektördeki Çalışmalar
Özel
sağlık sigorta sektöründe ise, son yıllardaki en kapsamlı çalışma Tübitak
tarafından fonlanan bir ar-ge projesi[8] kapsamında yürütülüyor. CompuGroup
Medical, Tepe International ve Sabancı Üniversitesi ile birlikte yürütülmekte olan
bu projede, Anadolu Sigorta A.Ş.’nin verileri üzerinde çalışma yapılmaktadır. Bu
çalışma, bilimsel alanda yapılan ve yukarıda bahsettiğimiz çalışmalardaki pek
çok kısıtı ortadan kaldıran bir yöntem önermektedir. Bu yöntemde, sadece tek
bir aktör değil, sağlık alanında ödeme işlemine dâhil olan tüm aktörler
(sigortalı, hekim, eczacı, hastane) ve tüm klinik işlemler analiz edilebilmektedir.
Diğer taraftan reaktif bir analiz değil, ödeme işleminin riskini anlık olarak
hesaplayıp proaktif bir analiz yapma imkânı sağlamaktadır. Buna ek olarak,
sadece işlemdeki aktörlerin ve işlemin riskini hesaplamakla kalmayıp,
aktörlerin birbirleri ile olan ilişkilerini de analiz etmekte ve riskli bir
aktörle ilişkisi çok veya sık olan aktörlerin de bağıl risklerinin artmasını
sağlayarak son dönemde yaygın olan sosyal ağ analizine benzer bir yaklaşım getirmektedir.
Çalışmayla ilgili yayınlanan makalelerden daha fazla bilgi elde edilebilir.[9] [10]
Sonuç
olarak, bilimsel çalışma yapmak için ön koşul olan veri yetersizliği konusunda
önemli engelleri aşmış olan MEDULA, Aile Hekimliği Bilgi Sistemi ve Sağlık-NET
gibi projelerde, artık veriden bilgi elde edilmesi suretiyle analizler
yapılması zamanı gelmiştir. Özel sektörde olduğu gibi, kamuda da bu tür
çalışmaların yürütülmesi son derece gereklidir. Hatta sadece sahtecilik konusunda
değil, sağlık ve geri ödeme politikalarını belirlemeye dair pek çok konuda
ar-ge projelerinin paralel olarak başlatılması ve kamu, özel sektör ve
üniversite işbirliğinin geliştirilmesi son derece önemli ve gerekli olduğunu belirtmek
isterim.
[2] National Health Care Anti-Fraud Association.
"The Problem of Health Care Fraud." National Health Care Anti-Fraud
Association. 1 December 2007
[3] National Health Care Anti-Fraud Association.
"The Problem of Health Care Fraud." National Health Care Anti-Fraud
Association. 1 December 2007
[4] Hyman, David A. "Health Care Fraud and
Abuse: Market Change, Social Norms, and the Trust 'Reposed in the
Workmen'." The Journal of Legal Studies. 30.2 (2001): 531-567.
[8] TEYDEB - 3090145 Sağlık
Geri Ödeme Sistemlerinde Kuraldışı Davranışların Tespiti
[9] İlker KÖSE, Mehmet
GÖKTÜRK, Kemal KILIÇ, "Sağlık Geri Ödeme Sistemlerinde Kural Dışı Davranış
Tespitinde Aktör-Metâ Odaklı Yaklaşım", VII. Ulusal Tıp Bilişimi Kongresi,
2010, KKTC
[10] İlker KÖSE, Mehmet
GÖKTÜRK, Kemal KILIÇ, "Sağlık Sigortası Geri Ödemelerinde Kuraldışı
Davranış Tespiti", YAEM 30. Ulusal Kongresi, 2010, İstanbul
Etiketler:
KDS,
Sağlık Bilişimi,
Sahtecilik ve Suistimal
Yer:
İstanbul, Türkiye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)